BREAKDOWN.

Son zamanlarda hayatımda çok büyük sorunlar/problemler yaşıyorum. Çok şey hissetmem gerekiyor normalde fakat ben sadece boşluk hissediyorum.
Belki de en garip tarafı bu.
Her şey tek tek bakıldığında aşılabilecek şeylermiş gibi görünüyor. İşte yaşanan problemler, yetişemediğim şeyler, yapmak isteyip yapamadıklarım, kaybettiğim insanlar, karşılığını alamadığım duygular, tanrı paradoksu, geceleri uyuyamamak…
Ama insan bazen tek bir büyük darbeyle değil, arka arkaya gelen küçük darbelerle yoruluyor.
Ben sanırım biraz oradayım.
Bir süredir hayatın içinde yaşamaktan çok, hayatın kenarında oturup olanları izliyormuşum gibi hissediyorum.
İşe gidiyorum. İnsanlarla konuşuyorum. Gerektiğinde gülümsüyorum. Sorunları çözmeye çalışıyorum. Eve dönüyorum.
Ve sonra her şey duruyor.
Eskiden eve döndüğümde yapmak istediğim şeyler olurdu. Bilgisayarın başına oturmak, bir şeyler izlemek, bir şeyler dinlemek, çalışmak, oyun oynamak, yazmak…
Şimdi eve gelip saatlerce hiçbir şey yapmıyorum.
Gerçek anlamda hiçbir şey.
Odamdayım. Sessizlik var. Bir duvar var. Bir de zihnimin içinde durmadan konuşan bir ses.
İş hayatımı düşünüyorum.
Ama kendimi iş konusunda geliştiremediğimi düşünmüyorum. Aksine, daha üniversitedeyken bu işi yapmaya başlamıştım. On dokuz yaşında ilk uygulamamı geliştirdim. Yirmi yaşında şirket tarihindeki en genç stajyer oldum. Yirmi bir yaşında BBVA grubuyla çalıştım ve onların projesini gerçekleştiren ekibin içinde yer aldım. Daha üniversitenin ikinci sınıfındaydım; buna rağmen holdingin bulunduğu bölgede adım duyulmaya başlamıştı. Bana "Youngstar" diyorlardı.
Bunları kendimi övmek için anlatmıyorum. Sadece nereden nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum.
Çünkü sonra bir anda terslikler yaşandı. Bazı insanlar yükselişimi kaldıramadı. Bir şeyler değişti, yollar kapandı, dengeler bozuldu. Günün sonunda, yirmi beş yaşında kendimi burada buldum.
O şirkete benimle aynı anda giren ve o zamanlar neredeyse hiçbir şey bilmeyen insanlar şimdi mühendis oldular. Ben ise bir zamanlar kendi açtığım yolun artık dışında kalmışım gibi hissediyorum.
Bu inanılmaz şekilde göğsümü daraltıyor.
Mesele yalnızca onların ilerlemesi değil. Mesele, benim daha iyi olduğumu bilmem ama buna rağmen artık 24 yaşında elinde startup'la gezen macbook'çu dandik yazılımcıların bile gerisinde olduğumu kabullenememem. Bir potansiyelim vardı, hala var fakat artık kolay değil. Çok yorgunum, mental olarak. 20 yaşındaki Hazar bir makineydi. Yorulmazdı, uyumazdı, her gün her saat kendini geliştirmeye odaktı. Bazen günlerce doğru düzgün uyumazdı fakat sonunda başardığı zaman 12 saat kesintisiz uyumuş gibi olurdu. Çünkü onun benzini oydu. İnsanlar da bunu görüyordu. Yoksa stajyer olmama rağmen nasıl gerçek bir projede tam zamanlı çalışabilirdim. Yanıma gelen o zaman abim, ablam, sandığım insanlar üniversiteyi bitirdiğim saniye kontratı imzalayacağımı söylüyorlardı. Hatta başka birkaç şirketin beni isteyebileceğini söylüyorlardı. Çok büyük bir gelecek var sanıyordum önümde. Fakat hayat denen şeyin başka planları varmış.
Olmam gerektiğini düşündüğüm yerle bulunduğum yer arasındaki mesafeyi düşünüyorum. Kendimi geliştirmek için yaptıklarımı değil, önüme çıkan engeller yüzünden yapamadıklarımı görüyorum. Sanki herkes koşarken ben birkaç kilometre geride kalmışım ve ne kadar hızlanırsam hızlanayım aradaki mesafe kapanmayacakmış gibi geliyor.
Sonra onu düşünüyorum.
Bir insana karşı bir şeyler hissetmenin bu kadar yorucu olabileceğini eskiden bilmiyordum.
Karşılık bulmaması elbette acıtıyor. Ama galiba asıl canımı yakan şey reddedilmek bile değil.
Bir zamanlar konuşabildiğin bir insanın artık sana yabancı olması.
Üstelik onu hayatından tamamen çıkarabilme lüksün de yoksa…
Her gün görüyorsun.
Yanından geçiyor.
Gülüyor.
Konuşuyor.
Hayatına devam ediyor.
Sen ise bir zamanlar saatlerce konuştuğun bir insana artık iki kelime söyleyemiyorsun.
İnsan böyle zamanlarda çok saçma sorular soruyor kendine.
"Benim için bu kadar önemli olan bir şey, onun için nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor?"
Belki de değildir.
Bilmiyorum.
Hatalı olduğumu biliyorum. Çok yanlış anlaşıldığımı da biliyorum. Çok üzgünüm.
Ama insan üzgünken karşısındaki kişinin mutlu olduğunu görmek, garip bir şekilde kendi acısını daha görünür hale getiriyor.
Sonra hayat, bütün bunlar yetmiyormuş gibi, insana gerçek kaybın ne olduğunu hatırlatıyor.
On gün önce lisedeki en yakın arkadaşımdan birini kaybettim.
İntihar etti.
Bu cümleyi hâlâ normal bir şeymiş gibi yazıyorum.
Bir insanın artık dünyada olmadığını anlamak zaten zor. Ama bunu kendi isteğiyle yaptığını bilmek, insanda cevaplayamayacağı onlarca soru bırakıyor.
Neyi göremedim?
Ne kadar acı çekiyordu?
Bir şey söyleseydim değişir miydi?
Son konuşmamız farklı olsaydı bir şey değişir miydi?
Bu sorular tabii ki insanın kendi kendine sorduğu sorular fakat ben yaklaşık 10 gündür sadece şunu düşünüyorum.
Acaba istediği şeyi başardı mı?
Bir insan neden intihar eder?. Yaşadığı dayanılmaz fiziksel veya ruhsal acıyı tümüyle bitirmek için diyebiliriz basitçe. Acaba gerçekten bitti mi bütün acıları ve sorunları?. Acaba şu anda huzurlu mu?
Biliyorum, bazı soruların cevabı hiçbir zaman olmayacak.
Ama zihnim yine de sormaya devam ediyor.
Bazen Tanrı'yı da sorguluyorum.
Bunu daha önce kendime itiraf etmekte zorlanıyordum. Çünkü insan, özellikle böyle bir dönemin ardından, inandığı ya da inanmak istediği şeylerle yaşadığı gerçeklik arasında sıkışıp kalıyor.
Tanrı varsa neden bazı insanların acısı bu kadar uzun sürüyor?
Neden bazı hayatlar daha başlamadan ağırlaşıyor?
Neden düşene bir tekme de kendisi atıyor?
Neden yardım etmek isteyen insanlar bazen hiçbir şey yapamıyor?
Neden bir insanın içindeki karanlık, dışarıdan bakıldığında bu kadar görünmez kalabiliyor?
Bu soruları sormak inancımı tamamen kaybettiğim anlamına mı geliyor, bilmiyorum. Belki de Tanrı'yı reddettiğimden çok, yaşananları anlamlandırmaya çalışıyorum. Belki insanın cevap bulamadığı yerde Tanrı'yı sorgulaması da bir tür yardım arayışıdır.
Ama şu anda cevap bulamıyorum.
Belki de bütün bunların yüzünden bir de uyku gitti.
Akut Insomnia... teşhis bu. Sebep: Doktor kesin olarak bilemiyor.
Yaklaşık 1 aydır geceleri doğru düzgün uyuyamıyorum.
İki saat.
Bazen iki buçuk.
Sonra gözler açık.
Saatler geçiyor.
Gece olduğunda dünyanın sesi azalıyor ama insanın kendi zihninin sesi yükseliyor.
Gündüz kaçabildiğin düşünceler gece yatağın kenarına oturuyor.
İş.
Gelecek.
O.
Kaybettiğim arkadaşım.
Yapamadıklarım.
Birçok şey olabilecekken, birçok şey olamamam.
Hayal Kırıklığı.
Olmak istediğim kişi.
Şu anda olduğum kişi.
Tanrı.
Hepsi aynı anda konuşmaya başlıyor.
Son zamanlarda kendime sık sık "Ben ne zaman bu kadar yoruldum?" diye soruyorum.
Çünkü bu normal bir yorgunluk değil.
Sekiz saat uyuyunca geçecek bir şey değil.
Tatil yapınca bitecek bir şey de değil.
İnsan bazen bedeniyle değil, hayatla arasındaki bağdan yoruluyor.
Şu an ölmek istemiyorum.
Ama yaşamaya devam etmek için mantıklı bir sebep de bulamıyorum.
Belki ikisinin arasında, adını koyamadığım bir yerdeyim.
Bazı anlarda insanın aklından çok karanlık düşünceler geçebiliyor. Bütün problemlerin bir anda sessizleşebileceği fikri bile zihne uğrayabiliyor.
Sonra fark ediyorum ki aslında istediğim şey hayatın bitmesi değil.
Bir süreliğine ağırlığın bitmesi.
Beynimin susması.
Bir gece sekiz saat uyumak.
Sabah kalktığımda içimde açıklayamadığım o ağırlığı birkaç saniyeliğine bile olsa hissetmemek.
Bir insana bakıp geçmişi düşünmemek.
Geleceği düşündüğümde bir şey görebilmek.
Bir şey yaparken yeniden gerçekten keyif almak.
Belki şu anda bütün bunlara büyük bir anlam yüklemek zorunda değilim.
Belki hayatımı bir gecede düzeltmek zorunda değilim.
Belki kariyerimde beş adım geride olduğumu düşünüyorsam bugün yalnızca çalışmaya devam etmem gerekiyordur.
Belki bir zamanlar sahip olduğum potansiyele tekrar çıkmak için her şeyi hemen telafi etmem gerekmiyordur.
Belki başkalarının benden önce ilerlemesi, benim yolumun tamamen bittiği anlamına gelmiyordur.
Belki kaybettiğim insanların bıraktığı boşluğu hemen doldurmam gerekmiyordur.
Belki bir insanın beni hayatından çıkarmış olması benim değersiz olduğum anlamına gelmiyordur.
Belki Tanrı'ya kızmak, onu sorgulamak ya da ondan cevap beklemek de bütün bu acının bir parçasıdır.
Bunları yazarken hepsine inandığımı söyleyemem.
Keşke söyleyebilseydim.
Şu anda hâlâ mutsuzum.
Hâlâ çok yorgunum.
Hâlâ geceleri uyuyamıyorum.
Hâlâ bazı sabahlar yataktan kalktığımda günün başlamış olmasına sevinmiyorum.
Ama sanırım bugün kendimden bekleyebileceğim en gerçekçi şey mutlu olmak değil.
Sadece burada kalmak.
Bir sonraki güne ulaşmak.
Sonra bir sonrakine.
Belki bir gün, ne zaman olduğunu bile fark etmeden, yeniden bir şeye gülerim ve o gülüşü analiz etmem.
Belki bir gece yatağa girerim ve zihnim sessiz kalırsa uyuyabilirim.
Belki bir sabah kafamı kaldırırım ve hayat bana uzun zamandır hissettirmediği bir şeyi yeniden hissettirir:
Sükunet.
Belki iş hayatımda kaybettiğimi düşündüğüm yerden yeniden başlayabilirim.
Belki yirmi beş yaşında her şeyin bitmiş olması gerekmiyordur.
Belki bir zamanlar görülen o potansiyel tamamen yok olmadı; sadece uzun zamandır üstü örtülü duruyor.
Şimdilik bunu bilmiyorum.
Şimdilik bildiğim tek şey çok yorulduğum.
Ve kendimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığım.